image

Dünyanın En Uzun Rayında Altı Yıllık Sessizlik

01 Eylül 2026 - Zekeriya Şen

Trans-Sibirya Ekspresi'ni yeniden yola çıkaran gezi ve bir Türk firmasının kurduğu kurgu üzerine

Trans-Sibirya Ekspresi

Bir demiryolu düşünün ki uzunluğu dokuz bin iki yüz seksen dokuz kilometre olsun. Yedi zaman dilimi geçsin. Üzerinde yolculuk eden insan, uyuduğu her gece saatini bir kez daha ileri alsın ve on ikinci sabah kalktığında dünyanın öbür ucunda olsun.

Şimdi bir de şunu düşünün: bu rayların üzerinde, bu iş için özel tasarlanmış efsanevi tren altı yıl boyunca hiç yola çıkmadı.

Önce pandemi geldi, sonra savaş. Treni yıllardır işleten İngiliz şirket çekildi. Vagonlar tüm Rusya devlet demiryolları raylarına dağıtıldı, kimi tarifeli seferlere eklendi, kimi başka amaçlarla kullanıldı. Dünyanın en ünlü demiryolu yolculuğu, bir sahaf rafına kaldırılmış kitap gibi bekledi.

2026 yazında o tren yeniden yola çıktı. Ve onu yola çıkaran, Moskova'daki bir operatör ya da Londra'daki bir gezi şirketi değil, İstanbul'dan bir Türk firmasıydı.

Bunu bir başarı ilanı olarak değil, meslektaşlarımın önüne koyacağım bir vaka çalışması olarak yazıyorum. Çünkü bu işin nasıl kurulduğu, en az nereye gittiğinden daha öğretici.

Boşluğu görmek

Turizmde asıl beceri, var olan ürünü satmak değildir. Var olmayan ürünün olabileceğini görmektir.

Kültür turizmi öncüsü Faruk Pekin’in FEST Travel’ı bu hatta 2006'dan beri gidiyordu. Yirmi yıl boyunca Türkiye'den bu yolculuğu yapan tek şirketti; 186 gezgin bu trenle Moskova ile Pasifik arasındaki mesafeyi kat etti. Yani hat biliniyordu, tren biliniyordu, ilişkiler kuruluydu.

Değişen şey, altı yıllık sessizlikti. Bu sessizlik iki türlü okunabilirdi. Birincisi: bu iş artık yapılamaz. İkincisi: bu iş artık kimse tarafından yapılmıyor, dolayısıyla yapan ilk olur.

FEST Travel Trans-Sibirya yolculuğu

İkinci okumanın bedeli ağırdı. Trene birkaç vagon kiralayıp tarifeli sefere eklemek yerine trenin tamamını kiralamak gerekiyordu. Bu Faruk Pekin ve ekibine yakışan olurdu. Altın ve gümüş vagonlar, her kompartımanında duş ve tuvalet kendine özel, azami iki kişilik kompartımanlar, bir restoran vagonu, bir mutfak vagonu, bir jeneratör, personel vagonları ve – bu ayrıntının üzerinde ayrıca duracağım – trenin yüreği olarak kabul edilen bir bar vagonu.

Böyle bir kurgunun maliyeti, yolcu sayısından bağımsızdır. Tren dolsa da dolmasa da aynı parayı ödersiniz. Bu, turizmde alınabilecek en çıplak risktir: önce ödersiniz, sonra satarsınız.

Altı ayda seksen gezgin satıldı.

Yirmi iki sayfalık el yazması

Şimdi bu yazının asıl konusuna geliyorum, çünkü bir charter'ı charter olmaktan çıkarıp gezi yapan şey vagon sayısı değil.

Bu yolculuğun omurgasını, FEST'in kurucusu Faruk Pekin'in kendi elleriyle hazırladığı iki yüz altmış beş sayfalık bir kitap ve daha da önemlisi eşsiz yirmi iki sayfalık bir yol haritası oluşturdu.

Bunun ne demek olduğunu meslektaşlarım anlar. Bir tren dokuz bin kilometre yol alırken pencereden akıp giden şey, hazırlıksız gözde manzaradır: orman, orman, nehir, orman. Oysa aynı pencere, ne baktığını bilen biri için bambaşka bir şeydir. Hangi kilometrede hangi nehir geçilir, hangi noktada Avrupa biter Asya başlar, hangi istasyonun adı hangi sürgünden kalmıştır, hangi köprü kimin imzasını taşır.

İşte belki de dünyada hiçbir örneği olmayan bu yirmi iki sayfa, bu soruların cevabıdır. Kilometre kilometre işlenmiş bir nakış. Bir gezginin elinde, camdan görünen her şeyi okunabilir kılan bir anahtar.

Trans-Sibirya tren yolculuğu

Bunun yanına diğer malzemeler eklendi: bir gezi kitabı, rota haritaları, ilk mektup, kompartıman yönlendirmeleri, katılım sertifikaları. Tren boyunca yedi seminer, iki sohbet, iki gece sineması yapıldı. Restoran vagonu akşamları sinema salonuna, sabahları ders salonuna dönüştü.

Ve dokuz bin kilometre boyunca menüler Türkçe basıldı. Yalnızca trende değil, dışarıdaki lokantalarda da. Bunun maliyeti neredeyse sıfırdır ve etkisi ölçülemez.

Trans-Sibirya restoran vagonu

Küçük gördüğümüz şeyler asıl farkı yaratıyor. İstanbul'dan taşınan ince belli çay bardakları ve bar vagonunda pişirilen Türk kahvesi, bu Türk gezinin en çok anlatılan iki detayı oldu. Semaverin aslında Ruslardan bize geçtiğini, çay kelimesinin iki dilde aynı kökten geldiğini yolda öğrenen gezgin, o bardağa bir daha aynı gözle bakmıyor.

Bar vagonu neden vazgeçilmezdir

Bir teknik not, ama işin kalbindeki not.

Aynı hatta program satan başka şirketler var. Bazıları üç vagon kiralayıp tarifeli trene ekletiyor. Bazıları bar vagonunu maliyet kalemi sayıp çıkarıyor.

Oysa uzun mesafeli tren yolculuğunda bar vagonu, bir içki servisi noktası değildir. Sosyal hayatın kurulduğu tek ortak alandır. On iki gün boyunca birbirini tanımayan seksen insanı bir topluluğa dönüştüren yer orasıdır. Piyanistin çaldığı, tartışmaların döndüğü, gece yarısı kimsenin kalkmak istemediği yer.

FEST Travel Trans-Sibirya bar vagonu

Bu geziden geriye kalan en güzel şey de orada doğdu: FEST Trans-Sibirya Korosu. Programda yazmayan, yazılamayacak bir şey. Sibirya'nın ortasında, bir bar vagonunda, Moskova'ya kadar birbirini tanımayan insanlar birlikte söylemeye başladı.

Bir gezi tasarımcısı olarak yıllardır savunduğum şey bu: satın alınabilen her şey taklit edilebilir. Taklit edilemeyen tek şey, insanların birlikte yaşadığı andır. Onu da ancak ortam kurarak üretebilirsiniz.

Ve diğer taklit edilemeyen mesele ise kurumun meselesidir. FEST’in bir meselesi vardır…

Rayların üzerindeki hayaletler

Şimdi asıl zenginliğe geçelim. Çünkü bu hat, bir ulaşım güzergâhı değil, açık hava müzesidir.

İnşaat 1891'de başladı. Kararı veren, savaşa girmediği için "barışçı çar" denen Alexander III'tü; ancak projenin gerçek mimarı, ülkeyi demiryoluyla dikmeye kararlı maliye bakanı Sergei Witte'ydi. Novosibirsk'te Ob nehrinin kıyısında Alexander III'ün heykeli durur. Anlatılana göre üç parmağıyla madeni parayı büker, akrabalarına hediye ederdi. Rusya'nın en güçlü çarı, ülkesinin en uzun çizgisini başlattı ve bitişini göremeden böbreklerinden öldü.

Hattın Pasifik ucundaki ilk taşı, henüz veliaht olan II. Nikolay 1891'de koydu. Aynı Nikolay, yirmi yedi yıl sonra bu hattın üzerinde bir şehirde, Yekaterinburg'da ailesiyle birlikte öldürüldü. Trans-Sibirya, son çarın hem ilk resmî görevini hem de son durağını taşıyan hattır. Bu simetriyi camdan bakarken düşünmek insanı sarsıyor.

Sibirya, Rusya'nın hafızasında önce bir ceza yeridir. Aralık 1825 ayaklanmasının ardından Irkutsk'a sürülen Dekabristler, yanlarında getirdikleri kütüphaneler, piyanolar ve eşleriyle bu şehri bir "Sibirya Paris'i"ne dönüştürdüler. Volkonski ve Trubetskoy'un evleri bugün müze. Zorla gönderilen aristokrasinin, gönderildiği yeri kültür merkezine çevirmesi kadar ironik az şey vardır.

Stalin döneminde aynı yol, bu kez başka bir kalabalığı taşıdı. Bizim rehberimizin annesi de o kalabalıktandı: varlıklı olduğu için ailesiyle birlikte Ob nehrinin kuzeyine sürülmüş, balıkla hayatta kalmış bir kadın. Geçtiğimiz hafta yüzüncü yaşını kutladı.

Eski İnananlar. Ulan Ude yakınlarındaki köylerde, on yedinci yüzyılda Patrik Nikon'un kilise reformlarına direnip Sibirya'ya kaçan toplulukların torunları yaşıyor. Üç yüz elli yıldır aynı türküleri söylüyor, aynı renkleri giyiyorlar. Bir kültürün, kaçarak korunması.

1890'da, henüz demiryolu yokken, Anton Çehov Sahalin'e gitmek için bu coğrafyayı at arabasıyla ve vapurla üç ayda geçti. Yolda yazdığı mektuplar, Sibirya'nın en dürüst tanıklıklarındandır. Bizim on iki günde, sıcak bir kompartımanda geçtiğimiz mesafe, ondan otuz altı yıl önce bir ömrün üç ayıydı.

Lavrentyev. Ve modern zamanlardan bir isim: Novosibirsk'in otuz kilometre dışında, ormanın içine bir bilim kasabası kuran matematikçi. Otuzdan fazla enstitü, tek bir fikir üzerine inşa edildi: fizikçinin matematikçiye ihtiyacı olduğunda yalnızca caddeyi geçmesi yetsin.

Yol boyunca duran taşlar

Trans-Sibirya rotası

Kazan'da Tatar başkentinin kremlini ve Kul Şerif Camii; bir Türk gezgin için dilin ve tarihin beklenmedik biçimde tanıdık çıktığı yer.

Yekaterinburg'da Romanovların öldürüldüğü noktaya dikilen Kan Üzerine Kilise ve şehrin hemen dışında Avrupa ile Asya'yı ayıran obelisk. İnsanın iki ayağını iki kıtaya basıp fotoğraf çektirdiği o gülünç ve unutulmaz an.

Novosibirsk'te 1893'te ilk taşı atılan demiryolu köprüsü – şehir tam olarak o köprü yüzünden vardır – ve iki kez dinamitlenmesine rağmen yıkılamayan Aleksandr Nevski Katedrali.

Krasnoyarsk'ta Yenisey ve şehrin üstüne yığılmış Stolby kayalıkları.

Irkutsk'ta ahşap oyma cepheler ve Dekabrist evleri.

Baykal'da gezegenin en derin gölü, dünyadaki donmamış tatlı suyun beşte biri ve göl kıyısındaki tarihî hat üzerinde çekilen buharlı lokomotif. Bu bacak, bu programın en pahalı kalemlerinden biridir ve tam da bu yüzden rakip programlarda yoktur.

Ulan Ude'de Buda tapınağı ve dünyanın en büyük Lenin başı; aynı meydanda, birbirine bakarak.

Ve Vladivostok'ta hattın son taşı: 9288 kilometre yazan direk. Yolculuğun bittiği yer değil, ölçüldüğü yer.

Meslektaşlarıma dair notlar

Bu geziden çıkardığım ve paylaşmak istediğim birkaç sonuç var.

Birincisi, ürün kalitesi anlatılmadıkça fark edilmiyor. Yolcularımızın bir kısmı, trenin fiilen kendilerine özel olduğunu ancak bindikten sonra anladı. İçinde başka grupların da olabileceğini sanmışlar. Yıllardır bunu anlattığımızı sanıyorduk. Anlaşılmayan ayrıcalık, ayrıcalık değildir.

İkincisi, farkı yaratan kalemler genellikle en ucuz olanlardır. Türkçe basılmış menü, ince belli bardak, kompartıman kapısındaki isim kartı, dönüşte verilen sertifika. Bunların toplam maliyeti bir gecelik otel farkı kadar bile değildir; oysa gezginin anlattığı ilk şey bunlardır.

Üçüncüsü, ucuzlatmak için kesilecek yer, ürünün ruhunun olduğu yer değildir. Bar vagonunu çıkarırsanız maliyet düşer, gezi biter. Baykal buharlısını çıkarırsanız fiyat rekabetçi olur, hikâye kaybolur.

Dördüncüsü, risk almadan ilk olunmuyor. Bu tren altı yıl boyunca boş bekledi. Vagonlar oradaydı, hat oradaydı, talep oradaydı. Eksik olan tek şey, önce ödemeyi göze alacak biriydi.

Gezgin olmayanlar için

Bu yazıyı okuyan ve turizmci olmayan biri şunu sorabilir: neden on iki gün trende?

Cevabım şu. Uçak, mesafeyi yok sayar. Kalkarsınız, inersiniz, arada bir şey olmaz. Tren ise mesafeyi size teker teker ödetir. Sekiz zaman dilimini tek tek geçersiniz. Ormanın ne zaman bozkıra döndüğünü, bozkırın ne zaman göle vardığını gözünüzle görürsünüz.

Bir süre sonra rayların sesi bir metronoma dönüşür ve insan zamanı başka türlü algılamaya başlar. Hedefe değil, yolun kendisine odaklanırsınız. Bu, günümüzde neredeyse hiçbir seyahat biçiminin veremediği bir şeydir.

Ve şunu da söyleyeyim: dokuz bin kilometre boyunca aynı vagonda yolculuk ettiğiniz insanlarla, İstanbul'da otuz yılda kurmayacağınız türden bir yakınlık kuruyorsunuz. Yedi zaman dilimi geçtikten sonra kimse birbirine kartvizit uzatmıyor.

Son söz

Trans-Sibirya'yı ilk kez on yıl önce yapmıştım. Bu kez trene Novosibirsk'te bindim ve Moskova'ya kadar otuz gezginimizle birlikte geldim.

Rayların üzerinde altı yıl süren sessizliğin bir Türk firması tarafından bozulmuş olması, benim için mesleki bir gurur meselesinden fazlası. Faruk Pekin’in dediği gibi kültür turizminin, doğru kurgulandığında dünya ölçeğinde iş yapabileceğinin kanıtı.

Yirmi iki sayfalık el yazması bir yol haritasıyla yola çıkan, restoran vagonunu sinemaya çeviren, bar vagonunda koro kuran bir ekip bunu yaptı.

Gezi, bir yerden bir yere gitmek değildir. Aradaki mesafeyi anlamaktır.

  • Paylaşın
HIZLI ERİŞİM

FEST Travel ile Dünyayı Kültürüyle Keşfetmek için Üye Olun.


Bunu bir daha gösterme